!stan-Wall Vandals

istanbul / haydarpasa - 2

istanbul / haydarpasa - 1

lirasanasta:

“HAYAT TAMAMLANMADAN ÖMÜR NİHAYETLENMEZ DER MADAM LİLLA”
Öncelikle bu yazıyı Warda’dan “Ah zaman ne zamandır yok aşk!!!” eşliğinde okumaya başlayın…Linki de buradadır efendim; http://www.youtube.com/watch?v=0Qvp5wJURrw
 “En büyük aşkınızın katili olur musunuz?”, “Bir aşk uğruna ölümü göze alır mısınız?”, “Hayallerinizdeki erkek bir gecede geldiği gibi giderse ne yaparsınız?”,  kısaca aşkınız hayatınıza mal olursa siz ne olursunuz? 
Evet, Ece Temelkuran son romanı “Düğümlere Üfleyen Kadınlar”da bu soruları çok net sorduruyor ama sanmayın ki roman aşk odaklı…4 ana karakterimiz var ama her bir ana karakterin içinde ve hayatında başka karakterler ve olaylar var. O kadınların o karakterleri oluşturmasında her zaman olduğu gibi yaralayan erkeklerin, ailelerin ve ülkelerin izleri var. “Hiç kimse göründüğü gibi değildir” gibi klişe bulduğumuz bir cümle romanda ete kemiğe bürünüyor sanki…
Roman bir yol hikayesi. 4 kadının Tunus’tan başlayan, Ortadoğu’yu fon alan, çöllere uzanan yol hikayesi…Hep özenirim her şeyi bırakıp yola çıkabilenlere, ertesi günü planlamadan yaşayanlara…Bu yüzden başta ilgimi çekmişti ama bana şunu da öğretti  “O yola çıkmak için kazanılan cesarette büyük acılar yatar”…Madam Lilla’nın dediği gibi;
“Hanımlar, bu yolculukta öyle hadiseler cereyan edecek ki sersemleyeceksiniz. Sersemlemek iyidir. Zihniniz bulanır, kalbiniz böylece berraklaşır. Yapmanız gerekenler ortadan kalkınca, olmanız lazım gelen kadınlar olacaksınız. Etrafınıza bakın. Göreceksiniz ki hayat bizim nefesimizde”
4 ana karakter dedim ya onlar; Maryam, Amira, Madam Lilla ve “ben”….O “ben” aslında hepimiziz…Türkiye’den bir gazeteci, tam olarak kabullenemediği gerekçelerle ülkesinden kaçan ama bir o kadar da seven bir gazeteci..Yani o “ben” bir parça Ece Temelkuran, bir parça ben, bir parça sen, bir parça o… Biraz düşünüyorsan, biraz iktidara hesap soruyorsan gitmen gerekir bazen..Kaçmak değil bu gidiş yanlış anlaşılmasın, dört duvar arasında sesinin kısılmasındansa biraz zaman kazanmak, nefesini boşa üflememek…Romandaki “ben” başına bir şey gelmesinden korkuyor, bir daha sesini çıkaramamaktan, bir daha kalemini kullanamamaktan ve tabiî ki nefesini üfleyememekten.. Çünkü bu ülkede haksızlıklara biraz sesini çıkartırsan kaygılanman gerekir… İşte bu kaygılarla bilmediği yola çıkmış bir gazeteci romanı bize aktaran kişi…
Maryam; Kahire’li bir devrimci…Öyle lafta değil ama “Arap Baharı”nı – bahar demek ne kadar doğru bilmesem de - başlatan devrimcilerden..Kendi anlatımıyla; “Devrim yapıyoruz dediler, gece gündüz Tahrir’de yattım, kayboldum, yok oldum, bir oldum…” Erkek rolünü üstlenmiş hayatta hep..Hep güçlü olmuş, korumuş, kollamış birilerini… Kimi zaman anne şefkatiyle kimi zaman baba otoritesiyle..Ona örtün dediklerinde o ruhunu da örtmüş…Ruhundaki örtüyü bir kez kaldırmış işte o zaman da kendini Tunus’ta bulmuş…
Amira Tunus’lu…O da devrimci ama onun hikayesindeki en önemli nokta dansçı olması…İnsanlar onu hiç anlamamış hem devrimci hem dansçı nasıl olunur diye…Ailesi hiç kabullenmemiş onu ama asıl anlamadıkları onun dans ettikçe varolduğu gerçeğiymiş. Amira bazen 5 yaşındaki çocuğun saflığına sahip olan ama büyük acılar çekmiş bir kadın…
Madam Lilla ya da Thirina ya da Esma ya da Samira…Bukalemun gibi bulunduğu yere göre farklı isimlerde bir kadın ama hiç değişmeyen yanı kudreti…Başta insan üzerinde rahatsız edici bir hükmü var. Başta dedim ya kimse göründüğü gibi değildir diye, sayfaları çevirdikçe Madam Lilla’nın da neden bu kadar güçlü, son sözü söyleyen ve kendinden emin olduğunu anlıyorsunuz. Çünkü o yaşamış ve görmüş, hayat ve sillesinden fazlasıyla nasibini almış…
Bu dört kadının yolları Tunus’ta bir otel terasında kesişiyor. Birbirinden farklı başta bir o kadar da mesafeli kahramanlarımız yola çıktıkça bir oluyor, aile oluyor… Okurken kendinizde her bir kadından birer parça buluyorsunuz.
471 sayfa boyunca hepsinin hikayesini öğreniyoruz yavaş yavaş..Aşklarını, ülkelerini, acılarını, yaşadıklarını, kahkahalarını, gözyaşlarını…Onları bu yolculuğa sürükleyen ne varsa…
Romanın anlatımı da sürekli dinamik tutuyor okuyucuyu..Çünkü çoğu bölümün başında o bölümün ortasından can alıcı bir bölüm alıntılanmış..Önce onu okuyor sonra o konuşmaya ya da o an’a gidene kadar neler yaşanmış öğreniyorsun ve devamını…
Sadece kurmaca bir roman değil “Düğümlere Üfleyen Kadınlar”…Fonda Ortadoğu olunca gerçeklik duygusu da daha yakıcı oluyor. Mavi İnsanlar, Warda ve Dido varlığını romandan öğrendiğim ilk aklıma gelen gerçekten yaşamış insanlar…
Kitabın adı ise Felak suresinden geliyor. “Neffasati fil’l-u’gad… Sure, ‘Düğümlere üfleyen kadınların şerrinden sakının’ diye buyurur. Büyücü kadınların şerrinden sakının… Allah biliyor yapabileceklerimizi. İyiyi de kötüyü de. Ama biz unuttuk sadece.” Roman boyunca Madam Lila onlara hayatın nefeslerinde olduğunu anlatmaya çalışıyor. Sadece yettiği kadar nefeslerini üflemeleri gerektiğini…
Muz Sesleri’nde gerçekten muz tarlalarından “çuk çuk çuk” diye sesler geldiğini öğrenmiştim..Henüz bir muz tarlası göremedim ama her muzu elime aldığımda hele de aylardan ağustossa aklıma gelir ve Temelkuran’a kendimce bir selam çakarım…İşte bu romanda Ortadoğu’nun gürültüsünde sesleri duyulmayan muz seslerine benzeyen kadınların sesi olmuş Temelkuran…
Kitapta yine Beyrut olması kendi adıma hoşuma gidenlerden…
Yazımı romandan bir alıntıyla bitireceğim. Firdevs Hanım’ın dediği gibi içimizdeki kadınları bulmalıyız ve onların tek bir ses olmasını sağlamalıyız. Ama bu süreçte bir tanrıçanın altı temel özelliğini aklımızda tutmalıyız dedikten sonra romandan br bölümle devam edeceğim:
“Bir: Asla yapmadığınız bir şey için özür dilemeyin
 İki: Kendinizi gereğinden fazla açıklamaya çalışmayın
 Üç: Asla başarılarınızı hafife almayın
 Dört: Hiçbir zaman lafa “yanlış düşünüyor olabilirim ama…” diye başlamayın
 Beş: İstemediğiniz sorulara asla cevap vermeyin
 Altı: Hayır demekten kaçınmayın…
Yedinci kural ise size ait…Her tanrıçanın böyle bir hakkı vardır…”
Ben koydum bile kendi kuralımı sıra sizde… Ama kuralı koymadan önce mutlaka kitabı okuyun çünkü özellikle kitaptaki “ben” size ilham verecektir kuralınızda… 

 

lirasanasta:

“HAYAT TAMAMLANMADAN ÖMÜR NİHAYETLENMEZ DER MADAM LİLLA”

Öncelikle bu yazıyı Warda’dan “Ah zaman ne zamandır yok aşk!!!” eşliğinde okumaya başlayın…Linki de buradadır efendim; http://www.youtube.com/watch?v=0Qvp5wJURrw

 “En büyük aşkınızın katili olur musunuz?”, “Bir aşk uğruna ölümü göze alır mısınız?”, “Hayallerinizdeki erkek bir gecede geldiği gibi giderse ne yaparsınız?”,  kısaca aşkınız hayatınıza mal olursa siz ne olursunuz?

Evet, Ece Temelkuran son romanı “Düğümlere Üfleyen Kadınlar”da bu soruları çok net sorduruyor ama sanmayın ki roman aşk odaklı…4 ana karakterimiz var ama her bir ana karakterin içinde ve hayatında başka karakterler ve olaylar var. O kadınların o karakterleri oluşturmasında her zaman olduğu gibi yaralayan erkeklerin, ailelerin ve ülkelerin izleri var. “Hiç kimse göründüğü gibi değildir” gibi klişe bulduğumuz bir cümle romanda ete kemiğe bürünüyor sanki…

Roman bir yol hikayesi. 4 kadının Tunus’tan başlayan, Ortadoğu’yu fon alan, çöllere uzanan yol hikayesi…Hep özenirim her şeyi bırakıp yola çıkabilenlere, ertesi günü planlamadan yaşayanlara…Bu yüzden başta ilgimi çekmişti ama bana şunu da öğretti  “O yola çıkmak için kazanılan cesarette büyük acılar yatar”…Madam Lilla’nın dediği gibi;

“Hanımlar, bu yolculukta öyle hadiseler cereyan edecek ki sersemleyeceksiniz. Sersemlemek iyidir. Zihniniz bulanır, kalbiniz böylece berraklaşır. Yapmanız gerekenler ortadan kalkınca, olmanız lazım gelen kadınlar olacaksınız. Etrafınıza bakın. Göreceksiniz ki hayat bizim nefesimizde

4 ana karakter dedim ya onlar; Maryam, Amira, Madam Lilla ve “ben”….O “ben” aslında hepimiziz…Türkiye’den bir gazeteci, tam olarak kabullenemediği gerekçelerle ülkesinden kaçan ama bir o kadar da seven bir gazeteci..Yani o “ben” bir parça Ece Temelkuran, bir parça ben, bir parça sen, bir parça o… Biraz düşünüyorsan, biraz iktidara hesap soruyorsan gitmen gerekir bazen..Kaçmak değil bu gidiş yanlış anlaşılmasın, dört duvar arasında sesinin kısılmasındansa biraz zaman kazanmak, nefesini boşa üflememek…Romandaki “ben” başına bir şey gelmesinden korkuyor, bir daha sesini çıkaramamaktan, bir daha kalemini kullanamamaktan ve tabiî ki nefesini üfleyememekten.. Çünkü bu ülkede haksızlıklara biraz sesini çıkartırsan kaygılanman gerekir… İşte bu kaygılarla bilmediği yola çıkmış bir gazeteci romanı bize aktaran kişi…

Maryam; Kahire’li bir devrimci…Öyle lafta değil ama “Arap Baharı”nı – bahar demek ne kadar doğru bilmesem de - başlatan devrimcilerden..Kendi anlatımıyla; “Devrim yapıyoruz dediler, gece gündüz Tahrir’de yattım, kayboldum, yok oldum, bir oldum…” Erkek rolünü üstlenmiş hayatta hep..Hep güçlü olmuş, korumuş, kollamış birilerini… Kimi zaman anne şefkatiyle kimi zaman baba otoritesiyle..Ona örtün dediklerinde o ruhunu da örtmüş…Ruhundaki örtüyü bir kez kaldırmış işte o zaman da kendini Tunus’ta bulmuş…

Amira Tunus’lu…O da devrimci ama onun hikayesindeki en önemli nokta dansçı olması…İnsanlar onu hiç anlamamış hem devrimci hem dansçı nasıl olunur diye…Ailesi hiç kabullenmemiş onu ama asıl anlamadıkları onun dans ettikçe varolduğu gerçeğiymiş. Amira bazen 5 yaşındaki çocuğun saflığına sahip olan ama büyük acılar çekmiş bir kadın…

Madam Lilla ya da Thirina ya da Esma ya da Samira…Bukalemun gibi bulunduğu yere göre farklı isimlerde bir kadın ama hiç değişmeyen yanı kudreti…Başta insan üzerinde rahatsız edici bir hükmü var. Başta dedim ya kimse göründüğü gibi değildir diye, sayfaları çevirdikçe Madam Lilla’nın da neden bu kadar güçlü, son sözü söyleyen ve kendinden emin olduğunu anlıyorsunuz. Çünkü o yaşamış ve görmüş, hayat ve sillesinden fazlasıyla nasibini almış…

Bu dört kadının yolları Tunus’ta bir otel terasında kesişiyor. Birbirinden farklı başta bir o kadar da mesafeli kahramanlarımız yola çıktıkça bir oluyor, aile oluyor… Okurken kendinizde her bir kadından birer parça buluyorsunuz.

471 sayfa boyunca hepsinin hikayesini öğreniyoruz yavaş yavaş..Aşklarını, ülkelerini, acılarını, yaşadıklarını, kahkahalarını, gözyaşlarını…Onları bu yolculuğa sürükleyen ne varsa…

Romanın anlatımı da sürekli dinamik tutuyor okuyucuyu..Çünkü çoğu bölümün başında o bölümün ortasından can alıcı bir bölüm alıntılanmış..Önce onu okuyor sonra o konuşmaya ya da o an’a gidene kadar neler yaşanmış öğreniyorsun ve devamını…

Sadece kurmaca bir roman değil “Düğümlere Üfleyen Kadınlar”…Fonda Ortadoğu olunca gerçeklik duygusu da daha yakıcı oluyor. Mavi İnsanlar, Warda ve Dido varlığını romandan öğrendiğim ilk aklıma gelen gerçekten yaşamış insanlar…

Kitabın adı ise Felak suresinden geliyor. “Neffasati fil’l-u’gad… Sure, ‘Düğümlere üfleyen kadınların şerrinden sakının’ diye buyurur. Büyücü kadınların şerrinden sakının… Allah biliyor yapabileceklerimizi. İyiyi de kötüyü de. Ama biz unuttuk sadece.” Roman boyunca Madam Lila onlara hayatın nefeslerinde olduğunu anlatmaya çalışıyor. Sadece yettiği kadar nefeslerini üflemeleri gerektiğini…

Muz Sesleri’nde gerçekten muz tarlalarından “çuk çuk çuk” diye sesler geldiğini öğrenmiştim..Henüz bir muz tarlası göremedim ama her muzu elime aldığımda hele de aylardan ağustossa aklıma gelir ve Temelkuran’a kendimce bir selam çakarım…İşte bu romanda Ortadoğu’nun gürültüsünde sesleri duyulmayan muz seslerine benzeyen kadınların sesi olmuş Temelkuran…

Kitapta yine Beyrut olması kendi adıma hoşuma gidenlerden…

Yazımı romandan bir alıntıyla bitireceğim. Firdevs Hanım’ın dediği gibi içimizdeki kadınları bulmalıyız ve onların tek bir ses olmasını sağlamalıyız. Ama bu süreçte bir tanrıçanın altı temel özelliğini aklımızda tutmalıyız dedikten sonra romandan br bölümle devam edeceğim:

“Bir: Asla yapmadığınız bir şey için özür dilemeyin

 İki: Kendinizi gereğinden fazla açıklamaya çalışmayın

 Üç: Asla başarılarınızı hafife almayın

 Dört: Hiçbir zaman lafa “yanlış düşünüyor olabilirim ama…” diye başlamayın

 Beş: İstemediğiniz sorulara asla cevap vermeyin

 Altı: Hayır demekten kaçınmayın…

Yedinci kural ise size ait…Her tanrıçanın böyle bir hakkı vardır…”

Ben koydum bile kendi kuralımı sıra sizde… Ama kuralı koymadan önce mutlaka kitabı okuyun çünkü özellikle kitaptaki “ben” size ilham verecektir kuralınızda…

 

istanbul / kadıkoy - WSON & TFB

istanbul / kadıkoy - WSON & TFB